Ayasofya müzesi, Türkiye’nin utanç duvarıdır

26-turkiye-nin-en-buyuk-camileri-2_1246397783

Ayasofya mevzusu bir çok sapla samanla karıştırlmış bir karmaşanın içinde aklımda yer edinmişti. Bu sebeple bu konuyu kendimce mütalaa etmek istedim. Kendi çağrışım havuzumda Ayasofya’nın üç göbek bağı mevcuttu. İslâmbol’un, Fatih’in İstanbul’u fethedip İslâmlaştırmasının sembolü oluşu. Diğer  bağlamda son dönemdeki muhafazakar – kemalist çatışması (taksimde cami, çamlıcada camiye karşı kamusal alanda laiklik ve içkili muhabbet sokakları gibi) var. Bunların yanısıra, Risale-i Nur da bu konuyu benim için önemli kılıyor.   Bediüzzaman’ın özellikle müzeye çevrilmesi üzerinden en ateşli bir şekilde mahkemelerde “Bu kahraman milletin ebedi bir medar-ı şerefi ve Kur’ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigarı olan Ayasofya Caminin puthaneye çevrilmesi” diye andığı, yine Adnan Menderese bir mektubunda demokratların yapması gereken bir zorunluluk olarak dile getirdiği “Ayasofyayı beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmesi” söylemi benim için bu konuyu önemli kılıyordu.  Çok dikkatimi çeken, 30 senelik siyasetten uzak durma alışkanlığına ters olarak, siyasilerle görüşmek istemesinin sebeplerinden birini özetleyen bir paragrafın Ayasofya mevzusuyla ilgili  cümlesi de “alem-i İslâmı, hatta bir kısım Hristiyan devletlerini, memnun etmek için Ayasofyayı muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır”  düşünülmesi gereken bir noktaydı. Ve tabii ki Eski ve Yeni Said’in tüm eserlerinde,  meteforlarının bir çoğunda başka camileri değil de çok etkin olarak Ayasofyanın kullanılması da ayrıca önem katıyordu bu mevzuya.

Durumu daha aklıselim olarak düşünmeden evvel; Ayasofya’nın başına gelenleri amiyane olarak ve bence önemli olan bir kaç nüansıyla birlikte özetlemek toparlayıcı olacaktır. Ayasofya MS. 300 lü yılların sonunda, 400lü yılların başında ve 520 lerde üç kez siyasi ve teknik sebeplerle yıkılmış, yapılmış. İlk aşamada da yapıldığı alanda daha önceden başka bir tapınak olduğu ve bu yıkıldıktan sonra yapıldığı biliniyor. Kubbesinin büyüklüğü gibi sebeplerle mimari tarihinde çok büyük bir önemi var. Yine kubbesinin büyüklüğünden ötürü de Mimar Sinan’a dek bir çok kez yıkılmış. Ancak Sinan’ın yaptığı destek duvarlar sayesinde sağlam olarak günümüze kadar gelebilmiş. İstanbul’un fethiyle camiye dönüştürülmüş. Bir çok cami inşasında da örnek kabul edilmiş. Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Mimar Sinanın elinden geçmiş ve iki ayrı dönemde minareler eklenmiş. 1453’den müze olana dek çok aktif olarak cami olarak kullanılmış. Camiye çevrilirken de bir tek insan figürleri zarar verilmeden üzerleri boyanarak kaldırılmış. Diğer figürler ve sanatsal eserlere dokunulmamış. Yoğun bir çini sanatı uygulanarak değişiklikler yapılmamış. Cuma namazlarında merkez cami olarak kullanıldığı bilinmektedir. Konumlarının yakın olmasına rağmen İslâm ulemasınca Sultanahmete nazaran daha çok tercih edilmiş. 1900′lü yıllarda da Osmanlının özelikle son dönemindeki tüm önemli hareketliliklerde önemli bir merkez olmuştur.Yine bir Cuma namazında Bediüzzaman meşrutiyeti savunan bir konuşma yapmıştır. Böyle önemli bir konunun konuşulacağı en önemli nokta olduğu çıkarımında rahtalıkla bulunulabilir. Cumhuriyet diktasının en yoğun olarak uygulamalarda bulunduğu 1930′lu yılların ortasında da müzeye çevrilmiştir. Müzeye çevrilmesiyle ilgili herhangi bir sebep yok. Bediüzzaman bir zalimin keyfi hükmü diye özetliyor durumu.

Ayasofyanın tekrar cami olarak kullanılması mevzusu bence üç ayrı bakış açısıyla ele alınabilir;

  • Ayasofya eski bir sanat eseridir, tüm insanlık açısından önem taşır.
  • Bir mabeddir, birden fazla dini temsil eder.
  • İslami bir şeairdir.

Bu üç bakış açısıyla yeniden cami yapılmasını düşünmek ve gözlemlemek gerekir.

Eski bir sanat eseri olarak düşünüldüğünde, bu eserin çevresindeki kalıntılarla, minareleriyle, içindeki işlemelerle, yazıtlarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Eski bir tapınağın üzerine kurulmuş bir katedralden kiliseye sonra da camiye çevrilmiş bir yapıt olduğu düşünülmelidir. Bu kapsamda üzerindeki ve çevresindeki sanatlar incelenirken eski tapınak, katedral, kilise ve cami oluşunun tamamının etkileri ele alınmalıdır. Sonradan müzeye dönüştürülmesinin ise sanatsal bir anlamı yoktur. Zaten hali hazırda sadece bina olarak sergilenmekte ve gezilmektedir. Başka herhangi bir eserin sergilendiği bir alan değildir. Zaten bu bazdaki bir külliyenin bir sergi salonu şeklinde kullanımı düşünülemez, bu eseri tahrip etmek olur. Yine cami olarak kullanıldığında, ziyaretçilerin daha kolaylıkla ve daha bilinçili bir bakış açısıyla anlamını anlayabilecekleri bir yapıya dönüşecektir. Sultanahmet Cami, Beyazıd yahut İstanbul’da Ayasofya gibi kiliseden camiye dönüşmüş diğer tüm camiler her gün bu anlamda bir sürü ziyaretçi tarafıdan ziyaret edilebilmektedir. Ayasofya camiye dönüştürüldüğünde ziyaret edilmesi noktasında hiç bir zorluk yaşanmayacaktır. Tapınak yapılması söz konusu değildir, bunun için elimizdeki yapıyı yıkmamız gerekir. Kilise olarak kullanımıysa yine aynı mantıkta bir geri dönüşü gerektirir, son halinin cami halini korunması bu noktada  önemli bir durumdur. Zaten müze olması ayasofyaya ekstra sanatsal bir anlam katmaz. Aksine dikta bir rejimin hoşnut olmadığı bir dine bir kısıtlamasının işareti olarak anlamını kirletir.

Bir mabed olarak ele alırsak; yine aynı sıralamayla üç ayrı dinin elinde kullanılmış bir yapıdır. Son asra kadar böyle değişimler kiliseden-camiye, camiden-kiliseye vs. yaşanmıştır. 1800 lü yıllara kadar bu değişimler çoğunluğun ihtiyacı, iktidarın dini ve dinlerin cihad halinde olması gibi sebeplerle yapıldı. Ve böyle bir sürü yapı dünyanın bir çok noktasında mevcut. Son asırda ise ihtiyaca göre benzer değişiklikler yapılabiliyor. Avrupada kullanılmayan bazı kiliselerinin camiye çevrildiğini biliyoruz. Bir camiinin bir kısmının, imam tarafından o bölgedeki hristiyanların kullanımına açılıdığıyla ilgili bir haber okumuştum. Ayasofya ihtiyaç baz alındığında bölgede cami olarak daha büyük işlevi olacağı aşikar. Tabii ki o büyüklükte bir camiye orada ihtiyaç yoktur. Ancak müzeye çevirilip, etrafı turnikelerle kapatılmasıyla da herhangi bir ihtiyaca cevap vermiyor. Keyfi bir değişimi yansıtıyor. Bu keyfi değişimin çok kullanıldığı bir dönemde anlamsızca, diktatör bir rejim tarafından yapılmış olması bile bu halinin hemen bozulması için bir gerekliliktir. Bu, sadece islamiyete değil tüm dinlere bir hakarettir. Bu noktada Bediüzzaman’ın bazı hristiyan ülkelerin de sevineceği çıkarımının anlamını az da olsa yakaladığımı düşünüyorum. Yine bu kapsamda  dinler arasında bir seçim gerektiği düşüncesine dalmak çok mantıksız ve tehlikelidir. O zaman akıllarımıza dayatılmak istenen hristiyanlık ve müslümanlık arasında bir gerginlik olduğu yönündeki asparagasa kanmış oluruz. Müze olarak durması bu gerginliği akıllarda tutmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Halbuki böyle bir gerginlik yoktur. Aksine kardeşlik güçlenmektedir.

En son, ilk iki bakış açısında da dolaylı olarak değindiğim, Ayasofyayı bir şeair olarak ele alıp, bu dönüşümün anlamını, gerekliliğini irdelersek; 1935’e kadar ki dönemde istanbulun Cuma namazı merkeziydi.O döneme dek dini bir külliyenin merkezinde  yoğun olarak işlev görmüştür. Risale-i Nurdaki meteforlarda İslâm toplumunun mekanı ve yine İslâm mimarisini anlatmada kullanılan en popüler mekandır. Bediüzzaman 1935 öncesi ve sonrası bir sürü eserinde ve konuşmasında Ayasofya’yı bu anlamda kullanmıştır. Bu şekilde kullanımların sadece Bediüzzaman tarafından yapıldığını sanmıyorum. Genel algıda merkezi bir simge olarak yer edindiğini düşünüyorum. Duruşuyla, yapısıyla da kendisinden sonra yapılan neredeyse bütün camiler için ilk örnek özelliği taşımaktadır. Kısacası, şeair manasında islam kültüründe, müslümanların algısında önemi çok  büyüktür. Bir değişim geçirmesi için ise bu kullanımlarını, anlamlarını yitirmiş olması gerekirdi. Müzeye dönüştürülmesi zamanında böyle bir değişim söz konusu değildir. Çoğunluğu başka dine mensup bir kesiminde himayesine geçmemiştir. Bu noktada hala bir islam mabedi olma durumuna geçilmesi gerekir. Sonuç olarak Ayasofya keyfî, zalimane bir tutum neticesinde müze olarak kullanılan İslâmî bir eserdir, bir İslâm mabedidir, İslâmî bir şeairdir.

İlk paragrafta özetlediğim kendi karmaşamla ilgili olarak ara bir not; Ayasofya taşıdığı tüm özelliklerle değerlendirldiğinde Çamlıca’ya cami, yahut Taksim’e cami gibi mevzuların hiç biriyle aynı kefede yer almamaktadır. Ayasofya’nın önemi bir tepeye yapılmış koca, gösterişli bir bina oluşundan ötürü değildir. Yoksa ilk önce Sultan Ahmet’i kurtarmamız gerekir. Bu bağlamda gösterişli iki tepeye, gösterişli kocaman iki cami yapılması  saçmalıklarına Ayasofya’yı harcamamak gerekir.

Ayasofya’yı tarihi evriminde ve sanatsal anlamını yansıtmak adına cami olarak kullanılmalıdır. Ayasofya, işlev olarak başka bir ihtiyaca cevap verecek şekilde dönüştürülmemiştir. Bu ülkenin gördüğü en büyük dikta rejimin boyunduruğunda, milletin  ihtiyacının ve talebinin aksine devletin keyfi kararı sonucu bir dönüşüm geçirmiştir. Ayasofya dinden temizlenmiştir(!),hem de özellikle İslamiyetten. Şu anki kullanımının İslam düşmanı ve diktatörce bir  iş olarak görülmesinde hiç bir kusur yoktur. Bir Müslümanın bu bağlamda bu durumu kabullenmesi düşünülemez. Bir vatandaşın bu keyfiliği demokratik bir bünyede sindirmesi beklenemez. Adalet ve hürriyet bağlamlarında insanın bunu kabullenmesi insanlığına hakarettir. Ayasofya müzesi diktatör bir Lenin, Troçki heykelidir, bir Berlin duvarıdır, İstanbul’da demokrasiye, insanlığa,dinlere, İslâmiyete karşı inşa edilmiş bir utanç duvarıdır. Ayasofya camisi bunu yıkmak manasında gelecektir.Bu durumunun devamı geçmişte bir dinle ve aslında tüm ilahi dinlere yapılmış bir hakaretin devam ettirilmesi anlamına gelir. Bu ülkede Müslüman kalmasa bile böyle bir uygulmanın temel hak ve özgürlükler içinde yeri yoktur. Temsili olacaksa bile camiye çevrilmelidir. Yine müze olarak devam etmesi özellikle Hristiyanlık ve İslâmiyet arasında olmayan bir gerginliğe alet edilmesi art niyetine yarayacaktır. İstibdat pisliğinden üzerimize yapışan lekeleri temizlemeye daha aktif olarak çalıştığımız bu dönemde Ayasofya’nın  camiye çevrilmesi çok öz bir adım olacaktır.

“Der: “Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyânet etse yakarım, yıkarım!”
Şayet bir adam hakka sadakat namına onun kâfirane zulmüne karşı hıyânet etse, Ayasofya’ya iltica etse, milyarlara değer o mukaddes binayı harap eder. Veyahut, bir köyde ona bir hain bulunsa, çoluk çocuğuyla mahvetmek, veya bir cemaatte ona muzır biri varsa cemaati ifnâ etmek, her vakit kendinde selâhiyet görüyor. Lânet o medeniyete ki, ona o salâhiyeti vermiş! Acaba, bütün millet bir kalbde-hem münafık, hançer-i zulmünden mütelezziz olacak ahmak bir kalbde-ittifakından daha muhal ne var?
Şeytan gibi hasis hisleri, fena ahlâkları teşci ve himaye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men etmekle beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc-i mücehhez pençeli; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esas program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrit ediyor. İşte onun himayeti, işte hayatımız!
(Hutuvat-I Sittden, bu eser, 1920-1923 yıllarında İstanbul’un işgali sırasında yazılıp, işgalcilere karşı gizlice neşredilmiştir ve el altından dağıtılmıştır.)

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

code